5 Ocak 2024 Cuma

Doğamayan Çocuğuma

 Doğamayan Çocuğuma

Boğazımla birlikte sanki parmaklarım da düğümlendiği için yazmakta zorlanıyorum. İçten içe de kim okuyacak, okusa bile kim anlayacak bu yazdıklarımı diye düşündüğümden mümkün olduğunca derinlemesine anlatmak istiyorum şu an akan göz yaşlarımın sebebini.

Sizsiniz! Boşuna kızmayın, alınmayın bana, gücenmeyin. Hakkınız yok ki! Aslında bunu hep beraber yaşamalıyız. Ben zaten biliyorum yalnız değilim. İçinde iğne ucu kadar insanlık kalmış herkes bu olanlar karşısında göz yaşlarına hakim olamaz, olamamalı.

Bugün 5 Ocak 2024. Herkes yeniyıldan dileklerini günler öncesinden söyledi ve az önce bahsettiğim içinde insanlık zerresi kalmış olan herkes masumların artık öldürülmediği bir dünya diledi biliyorum. Buna inanmam lazım. Güçü olanlar, yetkisi olanlar belki de bunun önüne geçmek için direniyor, savaşlar veriyor elinden geldiğince. Tüm bunlara inanmak istiyorum, hepimiz istiyoruz. Lanet olsun ki elimizden başka bir şey gelmiyor!?

Bir ay kadar sonra 31 yaşımı dolduracağım. Bu yaşlar çoğu kadının kendini tanıdığı, kendisiyle barıştığı ve ne istediğini anladığı yaşlar oluyor. Çok erken yaşta pek çok zorluk yaşayan kadınlar için daha erkene çekilebilir tabii. Ben öyle olmadım. Ailem beni gerçekten pamuklara sarıp sarmaladı. Sevgiyle ve sevgi dolu bir ailede büyüdüm ben. İnsan nasıl büyüdüyse de hayattan beklentileri buna göre şekilleniyor sanırım. Büyüdükçe birbirimizi nasıl sevmediğimizi gördüm, kıskandığımızı, küstüğümüzü gördüm. Yetiştin olduğumda da gördüm ki iş sadece bu kadar kötülükle sınırlı kalmıyormuş. Bizler birbirimizi hiç düşünmeden öldürebiliyormuşuz.

Zamanında ortak bir alışveriş kaynağı olsun diye mi artık o kadar genel kültürüm geniş değil, para icat edilmiş. Para güç getiriyormuş, doğru! Güçlü oldukça güçsüzlere yardım edilmiyor, sınırsız bir güç açlığının içinde boğulunuyormuş. Bu açlık kör ediyormuş insanların gözünü. İnsan bu denli körleşince de keyifle birbirini öldürüyormuş Sonra… Evet sonrası da var. Güç arayışında bululabilecek insan dahi artık olmasın diye küçücük, sevgi ile büyümeyi bekleyen canları da almayı başlar oluyormuş bu yaratıklar. Yaratıklar dedim, insan diyebilir miyim?

Biraz önce söylediğim gibi ben 31 yaşında bir kadınım. Bugün anne olmamaya karar verdim. Halbu ki o kadar aşığım ki… Siz de onu tanısanız içinizden ne iyi bir baba, ne de güzel bir eş olur dersiniz. Çok da haklısınız, çocukları da çok sever benim sevgilim. Bulunduğu her ortamın kahramanıdır. Şimdi doğamayacak çocuğuma birkaç satır yazmak istiyorum.

“Meleğim,

Eğer kollarımda olsaydın inan senin için yapamayacağım hiçbir şey olamayacağını anlardın. Her ebeveyn böyledir, gerçekten. Her kadın anne olduğunda en iyisi olsun diye kendini parçalar o güzel yavrusu için. Anneannen ve deden öyle yaptılar, ben çok mutlu bir çocukluk geçirdim.

Hayata tutunmak için, o çocuk ruhumu kaybetmemek için ne kadar büyürsem büyüyeyim direndim. Arkadaşlarıma sorabilsen anlatırlar sana ne kadar tatlıca bir deli olduğumu. Fakat insan ırkı giderek bambaşka bir türe dönüştü ve bizler artık birbirimize sadece zarar vermek için çabalıyoruz. Maalesef senin sahip olamayacağın o tatlı canlara hayata bile gelemeden son veriliyor. İleride bu canilik dolu dünyad yaşadığın için acı çekmenden o kadar korkuyorum ki seninle umut ettiğim hayatı hayallerimde yaşamaya, sen varmışçasına çalışıp öğrenmeye karar vermekten başka çarem yoktu.

Sana olan sevgim öyle fazla ki seni sevmekten mahrum bırakmak zorunda kaldım kendimi göz bebeğim. Eminim hatta olsan ve beni tanısan hak verirsin. Artık bebekler, çocuklar ve her türlü masum canlı güç uğruna katlediliyor. Ben de seninle zihnimde cennetçesine bir hayat yaşamaya mahkum bırakıldım.

                     Seni her şeyden çok seven annen.”


2 Nisan 2023 Pazar


Uyumadan Öncesinden


Geceleri çok zor oluyor, hele tam yatmadan önce. "İyi geceler öpücüğü veriyorduk" diye düşünüyorum. Birden dokuz buçuk aydaki tüm alışmışlıklarımın artık mümkün olamayacağı sancısı giriyor kalbime. "O artık yok, olmayacak" diye sayıklıyorum kendi kendime. Derin nefes alıp veriyorum. Astımım yüzünden öksürmemek için sağa döndüğümde o arkamdan kolunu atıp sımsıkı sarılacakmış gibi geliyor. Bedenim o sıcaklığa nasıl susamış, tenimin her bir noktası nasıl titriyor yokluğuyla. Dudaklarım kupkuru kesiliyor, onun dudaklarıyla ıslanmadığı için ne kadar su içsem de fayda etmiyor sanki. Uyumak için tam o an gözlerimi kapadığımda göz yaşlarım uyandırıyor beni. Tekrar gözlerimi açıp onun  her noktasını ezberlediğimi düşündüğüm yüzünü görmek istiyorum. Panik içerisinde tekrar gözlerimi kapatıp simasını tüm hatlarıyla gözlerimin önüne getirmek istiyorum. "Ya unuttuysam!", "Görmeyeli kaç ay oldu, ya değişmişse!" diye endişeleniyorum. Sesi peki? Ne güzel "Tatlım", "Hayatım", "Bir tanem" diyordu bana. Allah'ım o sesi... İlk duyduğumda nasıl etkileniştim. 

O şarkıyı, bizim şarkımızı ne güzel söylüyordu gözlerime bakarak. "Sen benimsin, ben seninim" derken nasıl inanarak söylüyordu. Bakışlarında öylesine dopdolu bir sıcaklık, sevgi, bağlılık vardı ki ben çok inandım. O ve daha nice sözlere tüm kalbimle bir kere bile "acaba" demeden, sorgulamadan ve hiç daha fazlasını beklemeden sadece inandım. Bundan tam bir yıl önce nasıl inandıysam her geçen gün daha fazla inandım. 

Dokuzuncu ayımızda her görüşmemize ilk günkü heyecanla geldiğini söylediğinde dua ettim "Allah'ım ben onunla bulutların üzerindeyim. Bana asla hayal edemeyeceğim mutlulukları böyle güzel yaşatırken ne olur ellerimi bırakmasın". Şimdi elimde kalan bir fotoğraf bir de video var. Normalde her şeyi sildim sanıyordum. Fotoğrafta aşağıda sol köşede küçücük bir karesi var. Orada nasıl güzel gülüyor. Gözleri kısılmış, elmacık kemikleri çıkmış. Bu hayatta görebileceğim en güzel karenin onun gülüşü olduğuna yemin edebilirim. Çok nadir kahkaha atıyor ama onun o tatlı kahkahasını duymak için şu an bile her şeyi verebilirim. Nasıl güzel bir ses o! Sanki duydukça kalbim yaşam sevinci doluyor. Videoda var o kahkahası, saatlerdir dönüp dönüp o gülüşe bakıyorum, sesini dinliyorum. 

Nasıl bir özlem bu anlamıyorum. Çok yoğun, çok derinden geliyor, karşı koyamıyorum. Tekrar tekrar o dokuz buçuk ayı yaşamak istiyorum. Öyle bir boşluktayım ki kaybolmuş gibi karanlık, kocaman, hiçbir sesin olmadığı bir yerde "Neredesin Yunus Emre'm" diye bağırıyorum. O gece beni bırakıp gittiğinden beri her dakika onu arıyorum. "Neden bıraktın ellerimi, nasıl bıraktın?!" diye bağırmak istiyorum. Beni duymuyor. Beni görmüyor. Beni başkalarına bırakıyor. "Lütfen senden başkası bakmasın, dokunmasın bana ne olur sen de izin verme" demek istiyorum. Onu bulsam söyleyeceğim. Bulamıyorum. 

Deniyorum, tüm gücümle bittiğine, onu bir daha göremeyeceğime inandırıyorum kendimi. "Bugünden sonra artık onu düşünmek yok" diye sözler bile veriyorum kendi kendime. Başkalarını çekici bulmaya bile çalışıyorum.  Hiç düşünmeyeyim diye gün içerisinde deli gibi yoruyorum kendimi. Fakat dönüp dolaşıp yine onu özlerken, keşke yanımda olsa derken buluyorum içimdeki sesi. 

Hiç kandırmaya çalışmadım kendimi. Hala sevdiğimi, unutamadığımı, hem ruhumun hem de bedenimin hala onun olduğunu iliklerime kadar hissettiğimi hiç reddetmedim. Çok daha ileriye gidecek olursak kendimi tatmin etmeye çalışırken başkalarını düşlemek için zihnimi zorlarken bunu hayal bile edemedim, hayali bile mide bulandırıcı. "Allah'ım yine bana öyle aşkla bakıp beni öyle tutkulu öpecek mi" diye düşünmeden edemedim. İçten içe onsuz geçen her gün belki fikri değişir, kalbinde bir yerde küçücük de olsa ben varımdır ve bunu anlayıp yanıma gelir diye bekledim, yapmayacağını bilsem de bekledim. Defalarca her kapı zilinde kalbimin nasıl çarptığını kimse hayal edemez. 
En kötüsü şu an bile kendi kendime onunla vedalaşırken, son görüntüleri, telefon numarasını silmek için kendimi hazırlarken bile çaresizce gelsin ve beni kaç aydır süren kabusumdan uyandırsın diye bekliyorum. Bu aşk değil saplantıysa da ne olur iyileşeyim çünkü gücüm kalmadı. 

Bugünden sonra ona asla ulaşmayacağımı biliyorum. İçten içe ölsem de hiçbir zaman haberi olmayacak. Belki bir gün başka biriyle birlikte olduğunu öğreneceğim. Belki anca o zaman beni gerçekten sevmediğini, onun için tamamen bittiğimi anlayacağım. Kalbim nasıl dayanacak, nasıl atmaya devam edecek bilmiyorum. Ama ben zaten ayladır hissetmeden, sadece yaşamak için nefes alan beden gibi tutunmaya çalışıyorum onsuz bir hayata.

9 Ağustos 2021 Pazartesi

ÖNCE DİL

Siz nasıl dayanıyorsunuz? Ben dayanamıyorum. Kadınlar bu durumu nasıl kabul ediyor? Önce dilimizi düzeltelim. Ev işlerinde kadınlara "yardım" edilmez, çünkü bu zaten kadınların görevi değildir. Çoğu kadın içinde bulundukları durumu kabullenmiş durumda. 

Çok uzağa gitmeyelim. En basitinden eve misafir geleceği zaman temizlik ve yemek telaşı içine maalesef çoğumuzun annesi giriyor. Babalarımızın ya da erkek kardeşlerimiz için hayat olduğu gibi devam ediyor. Kendi evimde annem adına kızıyorken buluyorum kendimi. Evde ne yemek var diye annelerimize soruyoruz, bir eşyamızı bulamadığımız zaman annelerimize soruyoruz. Maalesef ben de dahil! Çocukları bu konuda ne kadar suçlayabiliriz ki onlar yaşayarak alıştıklarına göre davranıyor. En üzücü kısmı ise neredeyse herkes bu korkunç alışkanlıkları belki de farkında olmadan devam ettiriyor. 

Hiç düşünüyor muyuz neden dilimize yerleşmiş küfürler genelde kadınların cinsel organlarına yönelik? Bu küfürleri kullanan bir kadının "ben feministim" sözüne ne kadar inanabiliriz? "Anasını satayım, amına koyayım, orospu çocuğu..." O kadar korkunç ki... Belki bu düşüncemde her zaman yalnız kalacağım ama benim için çaresizlikten bedenini, ya da çekiciliğini kullanarak para kazanmaya çalışan kadınlar değil, kendisine o kadar dokunmak ya da kendisini sevecek tek bir insan bulamayıp bu eksikliği para vererek doldurmaya çalışan adamlardır acınası olan, yanlış yapan. 

Günümüzde evlenecek olan erkeklere evleneceği kadın kendi soyadında kalmak istese rahatsız olur musun diye sorduğumda özellikle genç kısım için rahatsızlık verici hiçbir durum yok gibi görünüyor. Fakat durumu sen kadının soyadını alır mısın diye değiştirdiğimizde bu rahatsızlık artmaya başlıyor. Lütfen durup düşünelim neden rahatsız olunuyor diye, lütfen. Maalesef ve maalesef bu sadece Türkiye'de olan bir durum değil diye tahmin ediyorum, çoğu insan (kadınlar da dahil) "soy" meselesinin erkeklerin geninden mi desek kanından mı desek devam ettiğine inanıyor. Bunun en basit örneği "nerelisin" sorusuna, hiç sevmediğim bir soru, çoğumuzun babalarımızın memleketini söylemesi. Düşündükçe, derinlere gittikçe daha pek çok mide bulandırıcı durum ortaya çıkıyor.

Neden bunları düşünüyorum ya da bence neden herkes bunları düşünmeli, irdelemeli ve değiştirmeye çalışmalı sorusuna gelince bunun bilimsel gerçeklikte bir sonucu var. Kadınlar ile erkeklerin aynı hakka sahip olduğu, toplum içinde (eğer toplumun ne düşündüğü sizin için çok önemliyse) aynı yaklaşımlara tabii tutulduğu, eşit kariyer fırsatlarına sahip olduğu bir dünya istiyorsanız bunları irdelemek zorundasınız. Tekrar ederek bitireceğim, her şeyi değiştirmek için önce kullandığınız sözcüklerden başlamalısınız. Kelimeler düşünceleri, düşünceler davranışları, davranışlar düzeni değiştirir.


27 Temmuz 2021 Salı

İLK AN

Filmlerde görürüz, kitaplarda okuruz, hatta bazen arkadaşlarımızda bile rastlarız. Aşık olurlar, hem de ilk görüşte. Sudan çıkmış balığa dönerler, ne de olsa daha önce başlarına hiç böyle bir şey gelmemiştir. Kalplerini aşık olduklarının avcunda hissederler. Sonra bir cesaret gelir, bu duygu karşı taraf ile paylaşılır. Eğer bu aşk karşılıklıysa bir ilişki başlar, değilse reddedilirler. Reddedilmek belki sadece o kişinin heyecanını yıkar, hayallerini zedeler, ama yine de içindeki duyguyu taşımaya ve aşka inanmaya devam edebilir, belki senelerce, belki de ömür boyu. Tabii herkesin kendisi için istediği her zaman aşkın karşılıklı olması ve bir ömür mutluluk. Değil mi? 

İşte ilk başta bahsettiğim, etrafımızdakilerde bile rastlayabileceğimiz olayın can alıcı noktası burada başlıyor. Ben buna aşka küsmek diyorum. O "karşılıklı" olduğuna inanılarak başlanan ilişki belki bir, belki iki taraf için de çok acı sonlarla bitebiliyor. Bu acı sondan sonra "ben aşka inanmıyorum", "ben aşık olmam", "hayatımda bundan sonra bir ilişkiye yer yok" gibi cümleler savuruyorlar etrafa. Çok haklı değiller mi? Kim o acıları tekrar tekrar yaşamak ister? 

Ben istemedim. Korktum, hem de çok.

Derken bir gün dışarıda çalışırken kafamı çevirdiğimde onu gördüm. Gözlerime inanamadım çünkü hayal edebileceğimden de güzeldi. Önce derin bir nefes alıp gözlerimi kapadım. Kendi kendime "bu kadar da olamaz, abartıyorsun, kendine gel" dedim. Dedim ama çoktan ona doğru çekilmeye başlamıştım bile. Daha yakından bakmak, hatta o andan sonra sadece ona bakmak en büyük isteğim oldu o an. Genelde insana yakından bakınca yüzündeki ya da vücudundaki kusurlar netleşir, uzaktan göründüğü kadar güzel değilmiş deriz. İşte o öyle değildi. Ona yaklaştığım her adımda daha da güzelleşiyordu. Ben de titreyerek ilk yürüyüşümü gerçekleştiriyordum. Göz göze gelip bana ilk gülümsemesinden sonra da aşka olan tüm küskünlüğümü olduğum yere bıraktım ve bakışlarındaki sıcaklıkla o soğukta ısınmaya başladım.

O gece gözlerimi kapatıp o anı düşündüm, o titreme yine geldi. Böyle bir duyguyu insan koşa koşa arkadaşlarıyla paylaşmak ister değil mi? Paylaştım. Karşılıksız olacağı için zamanla geçeceğine ben de onlar gibi inandım. Ertesi hafta hala geçmedi. Bir ay sonra, bir yıl sonra? Üç yıl geçti fakat onu ilk gördüğüm anı düşündüğümde içimde yaşadığım heyecan biraz olsun bile azalmadı.

En başa dönersek, hiçbirimizin hayattaki tecrübeleri maalesef acısız değil. Yaşadıklarımızla bazı duygulara olan inancımız körelebiliyor hatta yok olabiliyor. Ben birine aşık olabileceğim ihtimalinin yok olduğuna emindim, öyle biri olamazdı. Şimdi belki de kendimde en çok emin olduğum duygusuzluğu olabilecek en yoğun şekilde yaşıyorum. İşin çaresiz kısmı ise buna engel olamıyorum. Olmak istemiyorum çünkü kendimi hiç olmadığım kadar canlı hissediyorum. Bir insanı hayata küstürme gücü olan bu duygunun aynı zamanda hayata bu bağlayabilmesi kocaman bir ironi.

Büyük kararlar, büyük duygular, büyük değişimler insanı korkutur. Bunlarla karşılaştığımız ilk anda endişelenip ve ne yapacağımızı şaşırmak son derece doğal. Aşık olmak da bunlardan bir tanesi ve onu hissetmekten korkmamak büyük cesaret ister.💜



Doğamayan Çocuğuma

  Doğamayan Çocuğuma Boğazımla birlikte sanki parmaklarım da düğümlendiği için yazmakta zorlanıyorum. İçten içe de kim okuyacak, okusa bile ...